Dava Vekili Hüseyin Avni’nin yılışık tavırları ve kart zamparalığı artık Hanende Melek’in canını sıkmaya başlamıştı. Ona acımayacaktı belki ama işte şu perişan çocukların hâli ne olacaktı?..
Mahpushanede Süleyman Efendi’nin cenazesi ortada kaldı; karısı ise Çaydanlık peşinde…
İstasyonda Ayran içen olmadı, dönmek lazım. Evde kardeşler aç, bakraç giderek ağırlaşıyor, hava soğuk, uzakta kurtlar uluyor…
Çocuğu Isıtmak İçin sadece yıkatacak biraz çamaşır lazımdı…
Bir Selam nelere kādir!.. Berber Yusuf her şeyi ardında bıraktı…
Koca Recep’i kabadayılıktan yeni Bir Mesleğin Başlangıcı’na götüren süreç işte böyle başladı…
Oturak Âlemlerinin eski gözdesi Yeni Dünya, Deli Emine’yle rekabet edebilecek mi?..
Kerim Ağa’nın serveti ne kendine ne İki Kadın’ına yâr oldu!..
Aliye sıtma hastası, Aliye’ye sulfato lazım. Zavallı Mustafa, Aliye’nin hasta olduğuna doktoru inandırmak için daha ne yapsın?..
Ova köylerinden Zeytinlili Bahçıvan Hasan, Yüksekobalı yörük kızı Emine’ye yanık, Emine de ona sevdalı. Ne var ki!..

Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi çizgisini en yetkin seviyeye ulaştıran yazarlarından biri olan Sabahattin Ali, 1907 yılında bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Eğridere’de hayata gözlerini açmıştır. Eğitim hayatının ilk yıllarını babasının görev yerleri olan İstanbul, Çanakkale ve Balıkesir’de tamamlayan sanatçı, 1928 yılında devlet bursuyla Almanya’ya giderek dil ve edebiyat eğitimi almıştır. Yurda döndüğünde ise Aydın, Konya ve Ankara gibi illerde Almanca öğretmenliği yapmış, ancak bu dönemden itibaren toplumsal ve siyasi eleştirileri nedeniyle hayatı sürgünler, soruşturmalar ve mahpuslukla şekillenmeye başlamıştır.
Sabahattin Ali’nin edebi dehası, Anadolu insanının sessiz çığlığını ve bireyin iç dünyasındaki karmaşayı aynı potada eritmesinde saklıdır. Kuyucaklı Yusuf adlı başyapıtıyla Türk romanında sınıfsal çatışmayı ve köylü-ağa ilişkisini ilk kez bu denli güçlü bir realizmle ortaya koyarken, bugün bir kült haline gelen Kürk Mantolu Madonna ile büyük kentin yalnızlaştırdığı insanın içsel melankolisini ve aşkın imkânsızlığını ustalıkla resmetmiştir. Öykülerinde ise köylünün, mahkûmun ve ezilenin yanında saf tutarak "İçimizdeki Şeytan"ı uyandırmış, toplumsal ikiyüzlülüğü cesaretle eleştirmiştir. Siyasi alandaki mücadelesini Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çıkardığı Markopaşa dergisiyle sürdüren yazar, Türk mizah basınına muhalif ve diri bir ruh kazandırmıştır.
Öte yandan, sadece düz yazıda değil şiirde de derin izler bırakmış; Sinop Cezaevi'nde kaleme aldığı "Aldırma Gönül" gibi eserleri, özgürlük ve direnç sembolü haline gelmiştir. Hayatı boyunca maruz kaldığı baskılar ve kovuşturmalar neticesinde, 1948 yılında üzerindeki denetimden kurtulmak amacıyla Bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Henüz 41 yaşındayken trajik bir şekilde son bulan bu kısa ömür, geride bıraktığı eserlerin her geçen gün daha fazla okunması ve nesilleri etkilemesiyle edebiyat tarihimizin en parlak yıldızlarından biri olarak parlamaya devam etmektedir.