Türk romanını hemen hemen tek mevzusu olan “Batılılaşma” probleminden biraz uzaklaştırarak Türk toplumunun iç meselelerine yönlendiren köşe taşı romanlardan biridir Kuyucaklı Yusuf. Taşrada devlet yetkilileri ile yerel güçler arasında yerleşmiş iktidar ilişkileri, insanların ruhuna nüfuz etmiş toplumsal sınıflar ve neredeyse sonsuzca bir zamandır akıp giden bu yeknesak hayata “yabancılaşmış” ana karakter Yusuf’un hikâyesi.
Ailesini trajik bir şekilde kaybeden Yusuf’un kendisini evlat edinen Kaymakam Selahattin Bey’in kızı Muazzez’e kol kanat gererken birbirlerine karşı besleyip büyüttükleri temiz aşklarını kirletmek için sırada bekleyen aç kurtlar: Üvey anne Şahinde Hanım, Hilmi Bey ve oğlu Şakir Bey ile onların yardakçıları olarak halktan ve yöneticilerden irili ufaklı isimler.
Henüz genç bir delikanlı iken “yabancı”sı olduğu bu dünyaya ehemmiyet vermeyen Yusuf’un aile sorumluluğunu üstlenince yaşadığı bocalama, toplumun parçası olma çabasında uğradığı başarısızlık, kendisini aşan bir düzene karşı mücadelesindeki kimlik arayışı oldukça gerçekçi -ve epey de can yakıcı- bir surette resmedilmiş.

Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi çizgisini en yetkin seviyeye ulaştıran yazarlarından biri olan Sabahattin Ali, 1907 yılında bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Eğridere’de hayata gözlerini açmıştır. Eğitim hayatının ilk yıllarını babasının görev yerleri olan İstanbul, Çanakkale ve Balıkesir’de tamamlayan sanatçı, 1928 yılında devlet bursuyla Almanya’ya giderek dil ve edebiyat eğitimi almıştır. Yurda döndüğünde ise Aydın, Konya ve Ankara gibi illerde Almanca öğretmenliği yapmış, ancak bu dönemden itibaren toplumsal ve siyasi eleştirileri nedeniyle hayatı sürgünler, soruşturmalar ve mahpuslukla şekillenmeye başlamıştır.
Sabahattin Ali’nin edebi dehası, Anadolu insanının sessiz çığlığını ve bireyin iç dünyasındaki karmaşayı aynı potada eritmesinde saklıdır. Kuyucaklı Yusuf adlı başyapıtıyla Türk romanında sınıfsal çatışmayı ve köylü-ağa ilişkisini ilk kez bu denli güçlü bir realizmle ortaya koyarken, bugün bir kült haline gelen Kürk Mantolu Madonna ile büyük kentin yalnızlaştırdığı insanın içsel melankolisini ve aşkın imkânsızlığını ustalıkla resmetmiştir. Öykülerinde ise köylünün, mahkûmun ve ezilenin yanında saf tutarak "İçimizdeki Şeytan"ı uyandırmış, toplumsal ikiyüzlülüğü cesaretle eleştirmiştir. Siyasi alandaki mücadelesini Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çıkardığı Markopaşa dergisiyle sürdüren yazar, Türk mizah basınına muhalif ve diri bir ruh kazandırmıştır.
Öte yandan, sadece düz yazıda değil şiirde de derin izler bırakmış; Sinop Cezaevi'nde kaleme aldığı "Aldırma Gönül" gibi eserleri, özgürlük ve direnç sembolü haline gelmiştir. Hayatı boyunca maruz kaldığı baskılar ve kovuşturmalar neticesinde, 1948 yılında üzerindeki denetimden kurtulmak amacıyla Bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Henüz 41 yaşındayken trajik bir şekilde son bulan bu kısa ömür, geride bıraktığı eserlerin her geçen gün daha fazla okunması ve nesilleri etkilemesiyle edebiyat tarihimizin en parlak yıldızlarından biri olarak parlamaya devam etmektedir.